Gülümseyen Bir Marmaris
 Gülümseyen bir Marmaris için Acar Ünlü





Rosa Luxemburg: “Özgürlük her zaman farklı düşünenin özgürlüğüdür.”

Emma Goldman, Alexandra Kollontai, Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg yaşadıkları döneme damgalarını vurmuş, farklı düşüncelere sahip büyük devrimci insanlar, kadınlardı.

Almanya Sosyal Demokrat Partisi ‘nin (SPD) öne çıkmış isimlerinden birisi olan Rosa Luxemburg, o dönemde bilinen Marksistlere baktığımızda, düşünce ve ifade özgürlüğüne en çok önem veren, sınırsız basın ve toplantı özgürlüğü olmadan, düşüncenin özgürce mücadelesi olmaksızın, her kamu kurumundaki yaşamın öleceğini söyleyen ve içinde sadece işleyen tek unsur olarak bürokrasinin kalacağı bir biçime dönüşeceğini öngören bir insandır. Onu diğerlerinden farklı kılan budur. Ayrıca eleştireldir, düşündüğünü lafı dolandırmadan doğrudan söyler. Çekinmez, hesap yapmaz, korkmaz.

SPD’nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) aktif bir üyesi Rosa Luxemburg Polonya asıllı bir Yahudi, bir kadın ve bir engelli olarak, dönemin erkekler dünyasında özgün düşünceleriyle tek başına ayakta kalmayı başardı. Çünkü o dönemde bütün alanlarda erkeklerin tartışılmaz hakimiyeti vardı. İlerici olanlar dahi, kadınları küçümsüyordu.

Emma Goldman, Alexandra Kollontai, Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg yaşadıkları döneme damgalarını vurmuş, farklı düşüncelere sahip büyük devrimci insanlar, kadınlardı. Rosa o dönemde ünlü olan  Wilhelm Liebknecht, August Bebel, Eduard Bernstein ve Karl Kautsky ile birlikte Avrupa’nın en güçlü sosyalist partisi olan, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SDP) önemli bir ismi oluyordu. Wilhelm Liebknecht, August Bebel, Eduard Bernstein ve Karl Kautsky Avrupa’nın en güçlü sosyalist partisinin, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SDP) temellerini Zürih’de atmışlardı.

Bir Devrimci, Bir Yahudi, Bir Kadın ve Bir Engelli

Bir Yahudi, kadın ve engelli olarak ayakta kalması o dönem için çok zordu aslında. Ama o bunu başardı. Daha sonraları ise, Bernstein’ın revizyonist yaklaşımını eleştiren bir makale yazacaktı.

Rosa teorik olarak sürekli kendisini geliştirmiş, okumuş ve aynı zamanda makaleler yazmıştır. Ancak özellikle ilk döneminde onun teorik olarak arkasındaki kişi sevgilisi Jogiches’dir. Jogiches, o dönemde Rosa’yı hem teorik olarak hem de pratikteki faaliyetleriyle istediği yöne yönlendiriyor, ayrıca ona parasal olarak da yardımda bulunuyordu. Rosa daha sonraki dönemlerde ondan kendisini bağımsızlaştırdı. Ve Clara Zetkin’in oğlu ile bir ilişki yaşadı. Clara Zetkin, Rosa’ya hayrandı, çünkü kendisi Rosa kadar entelektüel olarak gelişkin değildi. Rosa’nın Clara Zetkin’in oğlu ile olan ilişkisi yarı gizli bir ilişkiydi. Bu ilişkiyi SPD dahil herkes biliyor, ancak kimse dillendirmiyordu.

“Rosa Luxemburg’un Clara Zetkin ile ilişkisi bir siyasal bağlaşıklık olarak başlayıp hayat boyu süren bir dostluğa dönüştü. Yaşça, görünüş olarak ve mizaç bakımından birbirinden farklı iki kadın, Clara ve Rosa, August Bebel’in destekleyici bir eda ile söylediği gibi, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Frauenzimmer’i [ç.n. Kadınlar Odası] olmuşlardı.”

Rosa o dönemde, SPD yöneticilerinin hayatlarına baktığında, bunların burjuva bir hayat sürdüklerini görüyordu. Kendisi de Kautsky’lerin ve birçok SPD yöneticisinin evlerine gidip geliyordu, onlarla iyi arkadaş olmuştu. Kendi hayatı da fena değildi bu anlamda. Sevgilisi Leo Jogiches, ona para yardımı yapıyordu düzenli olarak.

“SPD yöneticilerinin hayatları İsviçre’deki sosyalist sürgünlerin mütevazı hayatlarına hiç mi hiç benzemiyordu. Partiden aldıkları maaşlar onlara bir orta sınıf hayatı yaşatıyor; güzel dairelerde oturuyor, eğlenceden mahrum kalmıyor, yurt dışı gezilerine çıkabiliyor, çocuklarını okutabiliyorlardı."

Rosa’ya göre, bir halk isyanı işçileri silahlandırarak değil, bilinçlendirerek gerçekleştirilmelidir.

Lenin’den Farklı Düşünceleri

Rosa Luxemburg, Lenin ile de farklı düşünüyordu birçok konuda. Lenin, daha sonraları onun için “Rosa yanılıyordu yanılıyordu yanılıyordu yanılıyordu yanılıyordu.” diye bir cümlede tam beş kez onun yanıldıǧını yazacaktı. Rosa ise Lenin’i şöyle değerlendiriyordu:

“Sosyalizm sorununda, bir yandan proletaryanın özündeki dehayı kutsarken, öte yandan Sosyal Demokrat hareketin içindeki ‘aydınlar’a güvensizlik, kendi içinde ‘devrimci Marksizm’in belirtileri değildir. Rosa’nın en son darbesi, Lenin’in otokrasiyi gizleyen “aşırı-merkeziyetçiliği” ne yöneltilmişti: “Lenin’in düşündüğü ‘disiplin’ proletaryaya hiç de sadece fabrikalar tarafından aşılanmış değildir. Aynı ölçülerde kışla, modern bürokrasi, merkezi burjuva devlet aygıtının bütün mekanizması tarafından da aşılanan budur… Lenin’in savunduğu aşırı-merkeziyetçilik, gerçek özünde olumlu ve yaratıcı bir ruhtan çok, bir gece bekçisinin [Nachtwiichtergeist] donmuş ruhuna sızan şeydir. Lenin’in üzerinde en çok durduğu şeyler, partiyi verimli kılmak değil kontrol etmek, geliştirmek değil daraltmak, bütünleştirmek değil, denetim altında tutmaktır.”

Yine sosyalizmin özü gereği dikte edilemeyeceğini, komut ile başlatılamayacağını dile getiriyor, Lenin’in kullandığı araçlar konusunda yanıldığını belirtiyor ve düşünce özgürlüğü konusuna özel vurgu yapıyordu. 

Rosa’ya göre, bir halk isyanı işçileri silahlandırarak değil, bilinçlendirerek gerçekleştirilmelidir.

Ulusların kendi kaderini belirlemesi konusunda farklı düşünceleri vardı:

Sosyal Demokrasi, “ulusların kendi kaderini tayin hakkını değil, sadece … işçi sınıfının kendi kaderini tayin hakkını gerçekleştirmekle” yükümlüdür diyordu.

Rus Devrimi’nde şunları yazdı: Proletarya iktidara el koyduğunda… Başka bir anlatımla, bir diktatörlük kurmalıdır; ama bu bir partinin ya da hizbin diktatörlüğü değil, sınıf diktatörlüğüdür -sınıf diktatörlüğü, sınırsız bir demokrasi içinde halk kitlelerinin en etkin, sınırsız katılımının herkesin gözü önünde sağlanması demektir.

Rosa Luxemburg’a göre, proletaryanın tarihsel görevi, iktidarı ele geçirdikten sonra, demokrasiyi toptan bir yana bırakmak değil, burjuva demokrasisinin yerine sosyalist demokrasiyi geçirmektir. 

Luxemburg, genel seçimler olmadan, sınırsız basın ve toplantı özgürlüğü olmadan, düşüncenin özgürce mücadelesi olmaksızın, her kamu kurumundaki yaşamın öleceğini, içinde sadece işleyen tek unsur olarak bürokrasinin kalacağı bir biçime dönüşeceğini iddia ediyordu.

Bu öngörüsü de tarihsel olarak kanıtlandı ve Sovyetler Birliği, bürokratik bir parti diktatörlüğüne dönüştükten sonra yıkıldı gitti. Rosa bir kez daha haklı çıktı bu eleştirisinde.

Rosa, ayrıca Lenin ve Troçki sisteminin bir diktatörlük olduğunu, ancak bunun proletarya diktatörlüğü değil, bir avuç siyasetçinin Jakoben diktatörlüğü olduğunu da iddia ediyordu. 

Rosa Luxemburg, 1904 tarihli “Rus Sosyal Demokrasisinin Örgütsel Sorunları”nda, proletaryanın sınıf bilincinin “örgütlenme kavramını sil baştan ele alacağınnı ileri sürerek Lenin’in aşırı merkeziyetçiliğine şiddetle karşı çıkar. Ona göre, Lenin’in oportünizmle savaşma kaygısıyla katı merkeziyetçi örgütlenme anlayışı, kendiliğindenci girişimleri ve demokratik düşünceyi bastırma tehlikesini beraberinde getirebilir. Oportünizmle savaşmanın gerekli olduğunu söyler, ama bu, onun  örgütsel yöntemlerini yineleyerek olmamalıdır. 

Lenin ile farklı düşünmelerine karşın, görüşüyorlardı. Avrupa’da özellikle Berlin’de Lenin, Rosa’yı defalarca ziyaret etmişti.

Lenin ‘in kendi yanılmazlığına gerçek inancı ve devrimin dışındaki her şeye ilgisiz kalması Rosa’yı etkilemişti. Daha sonra bir arkadaşına “onunla konuşmak bir zevk” diye yazmıştı. “Çok sevdiğim çirkin suratıyla, çok derin ve bilgili biri.

“Leninist-Troçkist diktatörlük kuramının üstü örtülü varsayımı şudur: Sosyalist dönüşüm, hazırlanmış formülü devrimci partinin cebinde bulunan, sadece enerjik biçimde uygulamaya geçirilmesi gereken bir şeydir. Ne yazık ki -belki de iyi ki durum böyle değildir! Sosyalizmin  gerçekleştirilmesi, sadece uygulanması gereken hazır reçetelerin toplamı değil, bir ekonomik, toplumsal ve hukuksal düzen olarak tamamen geleceğin sislerine saklanmış duran bir şeydir.

Rosa Luxemburg’un diğer devrimci önderlerden farkı, Sovyetler Birliği’ni ve Lenin’i devrimden sonra da açıkça eleştirmekten çekinmemesi -o dönemde her eleştirenin emperyalizme hizmet ettiği suçlamalarına karşın-  ve özgür düşünceye, muhalefetin de düşünce özgürlüğüne yaptığı ısrarlı vurgudur. İşte bu onu, diğerlerinden kalın bir çizgiyle ayırır.

Lenin, aralarındaki düşünce farklılıklarına karşın, Rosa’nın mücadelesine olan saygısını onun ölümünden sonra şöyle ifade etti:

“O bir kartaldı ve kartal olarak kalacaktır; ve anısı bütün dünya komünistleri için daima değerli olmakla kalmayacak, aynı zamanda biyografisi ve bütün eserlerinin yayınlanması…) dünyada pek çok komünist kuşağın eğitilmesinde son derece yararlı kılavuzlar olarak hizmet edecektir.”

Savaş sırasında Luxemburg hapishanede üç yıl dört ay kaldı: 1914 ‘de halkı itaatsizliğe kışkırtmaktan bir yıl hüküm giymişti; geri kalanı süresiz koruyucu gözetimdi. Hapis cezası 18 Şubat 1916’da dolmuştu; beş ay sonra Luxemburg gözaltına alınmış ve savaş sırasında dava açılmadan hapiste tutulmuştu.

Ancak Lenin’den sonra Stalin döneminde iyice gözden çıkarıldı. Stalin, 1931’de Luxemburg’u Marx’ın devrim anlayışını “karikatürleştirmek”le suçlamıştı. Stalin’in ölümüne dek Rosa, Marksist literatürden bir nevi aforoz edildi, ancak bu dönemden sonra ona yönelik ilgi yeniden canlandı.

Rosa 1903’te Enternasyonal Sosyalist Büronun üyesi oldu. Halka açık bir konuşma sırasında İmparator Il. Wilhelm’e hakaret ettiği gerekçesiyle verilen bu üç aylık hapis cezası, kendisini tam bir devrimci olarak hissetmesi için gereken şanın küçük bir parçasıydı… Luxemburg, Berlin-Zwickau’daki kadınlar hapishanesine 26 Ağustos 1904 ‘de girdi ve 24 Ekimde tahliye oldu.

Rosa Luxemburg, bir Marksist olmasına karşın, özgürlük konusuna yaptığı özel vurgu ile, bu konuda özgürlüğü vazgeçilmez olarak gören Anarşist filozoflara yaklaşıyordu.

Rosa Luxemburg’un farklılığı

Tarihi  olduğu gibi nesnel olarak değil, de istediğimiz gibi algılarsak onu çarpıtmış ve basit bir kahramanlık destanına indirgemiş oluruz. Ve resmi ideolojilere karşı çıkarken, başka bir resmi ideoloji yaratmış oluruz.

Luxemburg, “Sosyalizm olmadan demokrasi, demokrasi olmadan sosyalizm olmaz der ayrıca. Düşünce özgürlüğü ve demokrasiyi sosyalizm içinde vazgeçilmez olarak görür. Bu da onu diğer Marksist önder ve ideologlardan ayırmıştır. Bence Rosa Luxemburg, bu sözünde, Bakunin’den esinlenmiştir. Çünkü Bakunin şöyle der: “Bizler sosyalizm olmadan özgürlüğün ayrıcalık ve adaletsizlik olduğuna, ve özgürlük olmadan sosyalizmin kölelik ve şiddet olduğuna inanıyoruz. 

Rosa Luxemburg, sorgulayan bir insandı. Belki yaşasaydı, Marksizmin esas sorununun  otoriter, devlet sosyalizmi olduğunu da görebilecekti. Sorun, proletarya diktatörlüğü ile parti diktatörlüğü arasında tercih yapmak değildi bence. Sorun devlet kavramının kendisinden kaynaklanıyordu.

Rosa Luxemburg, düşünce özgürlüğü konusunda farklı görüşler ileri sürdü çağdaşlarından. “Sadece hükümeti destekleyenlere, sadece bir partinin üyelerine -sayıları ne kadar çok olursa olsun- tanınan özgürlük, özgürlük değildir. Özgürlük, her zaman ve yalnızca farklı düşünenin özgürlüğüdür."

Rosa Luxemburg, bir Marksist olmasına karşın, özgürlük konusuna yaptığı özel vurgu ile, bu konuda özgürlüğü vazgeçilmez olarak gören Anarşist filozoflara yaklaşıyordu.

Rosa’nın sosyalizm anlayışının ortak paydası “farklı düşünme” özgürlüğüydü. Onun devrime bağlılığı temelde ahlaki bir sorundu -daha insancıl bir toplumsal sistem için savaşma yükümlülüğü. 

Bu konuda, Rosa’nın yanılmadığı ortaya çıktı. Ve hâlâ onun bu düşüncesi, bence en temel farklılıklardan birisi olarak önemini koruyor.

Rosa Luxemburg, hayatını, devrim, özgürlük ve eşitlik mücadelesine adamıştı.

Rosa Luxemburg, “Ya Sosyalizm Ya Barbarlık!” diyor.
Ben de ona katılıyorum ama bir farkla, “Ya Özgürlükçü (liberter)  Sosyalizm Ya Barbarlık!” diyorum.



Erol Anar
Dünyalılar

Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   
104 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın