Gülümseyen Bir Marmaris
 Gülümseyen bir Marmaris için Acar Ünlü





BAZI KİTAPLAR BAZI MEVSİMLERİ BEKLER



Mustafa Akar 22-10-2018
Muhakkak bazı kitapların yalnızca sizin için yazıldığına dair bir inancınız vardır. Çevremde kitaplarla haşır neşir olmuş kiminle konuşsam, bazı kitapları bazı kitaplardan özenle ayırdıklarını söylerler.

Mevsimlerin insana yaptığı fenalıklarla birlikte kitap okurlarına yaptığı fenalıklar da vardır. İyi okurlar bilir ki, bazı kitaplar bazı mevsimleri bekler. Sadece okurlar mı, değil, yayıncılar için de böyledir bu. Mesela kışın basılacak kitaplarla, yaz ayında basılacak kitaplar başka başkadır. Üretim pazarlama ilişkilerinin döngüsü içinde insanın kendi döngüsü de bunu öyle kabul eder.

 

Çocukluk yıllarımdan beri hayatımda kitaplar var. Doğrusu kütüphaneli bir eve doğmadım fakat hayatımdaki bazı rastlantılar beni kitaplara yöneltti. Sessizliği çok sevmemle mi alakalı, içe kapanık bir çocukluk geçirmemle mi bilemiyorum. Kitabın bir nesne olarak bile insanı avutan tarafları var. Şimdi böyle yazınca sabahlarını akşamlarını kitaplarla geçiren biri olduğumu sanabilirsiniz. Tam olarak öyle değil. Sadece günde elli sayfa okumak gibi bir “okuma diyetim” var. Bunu da yıllardır bozmadım. Evet, sadece elli sayfa… Çünkü günümüzde çok moda olan “kitap tutkunları” gibi bir tutku değil benimkisi. Instagram’da kitaplarla poz verme saçmalığı yaygınlaştığından beridir kitap tutkumu tashih etmek zorunda kalıyorum böyle bazı yazılarda.

 

DEĞERLİ KİTAPLARIN PEŞİNDE

 

Benim kitaplarım diyerek başladım. Muhakkak sizin de bazı kitapların yalnızca sizin için yazıldığına dair bir inancınız vardır. Çevremde kitaplarla haşır neşir olmuş kime sorsam, bazı kitapları bazı kitaplardan ayırdıklarını söylerler. Hatta daha da ileri giden kitap tutkunları vardır. Sevdikleri kitaplar içinden bazı eski baskılarla yeni baskıları birbirinden ayıran, yıllardır basılan kitabın bir baskısındaki kapağa meftun olanlar, yalnızca sahafiye değeri olan kitapların peşine düşenler, bazı tercüme kitapların sadece bir çevirisini sevenler ve o kitabı arayanlar… Saymakla bitmez.

 

Ben de sevdiğim yazarlardan biri yeni bir kitap yayımlamışsa elbette heyecanlanırım. İçimizde, yeni olana karşı bir sevgi hatta bazen de bir tutku vardır. Yine de kendi adıma sahafiye değeri olan kitaplara ayrı bir önem veririm. Bazı insanlar, okuyacakları kitabı ilk önce kendileri okumak istiyorlar. Nesne ile kurduğumuz modern bir ilişki bu. Aldığımız ürünü ilk kullanan olmanın psikolojik, sosyolojik tarafları konuşulabilir, tamam da, ya paylaşmak nerede kaldı. Başka birinin altını çizdiği satırları takip etmenin büyüsü. Yani okuduğumuz metne karşı başka bir okur ne hissetmiş, hangi satırlardan daha çok etkilenmiş, bilmek istemez misiniz? Şahsen ben bunu derinlemesine merak ederim. Bir ara garip bir arayışa girmiştim. Değişik bir meftun olma duygusuyla, sahaflarda sadece isimsiz bir okurdan isimsiz birine yazılmış satırların olduğu kitapların peşine düşerdim. Hattı zatında epey kitap biriktirdim böyle. Aralarında neler vardı neler. Ferlighetti’nin şiirlerinin olduğu Ada yayınlarının bir seçkisini Floransa’daki bir arkadaşına yollarken romantik bir not düşenler, Saramago’nun bir tashihi bilerek yapan ve tarihin akışını değiştiren kahramanının olduğu kitabını, yine bir tashih hatası yaparak bir arkadaşına hediye edenler… Aşk satırları, dostluk, arkadaşlık satırları… Gizli notlar… Övgüler ve hatta sövgüler… Neler de neler.

 

Ha bir de tabii imzalı kitapların peşine düşenler vardır. Bu kitapların en değerlileri, bir yazardan başka bir yazara imzalanmış ilk baskılı kitaplardır. Çevremde sadece böyle kitapları biriktiren arkadaşlarım var. Kitaplığı içindeki özel raflarda korunaklı bir şekilde saklıyor arkadaşım o kitapları. Evini ziyaret ettiğimde ben de bazen garip bir hisle dolaşıyorum o kitapların içinde. Necip Fazıl’ın imzasını görmek mutlu ediyor beni. Ahmet Hamdi’nin mahcup bir şekilde not düşüp bir dostuna imzaladığı kitabı görmek… Sezai Karakoç’un çok az bulunan imzasını görmek… Cahit Zarifoğlu’nun nadir satırları mesela… Kitapların aralarında hüzünlü imzalar da var. Okunduğunda insanı mutlu eden imzalar da. Behçet Necatigil’in gürlevik imzası. İsmet Özel’den Ataol Behramoğlu’na imzalanmış Geceleyin Bir Koşu’nun ilk baskısı, altın değerinde. Fethi Naci’nin imzası, ya Edip Cansever’in neşeli bir dostlukla imzaladığı kitaplar…

 

İMZA DEDİKODULARI 

 

Benim de hatırı sayılır bir imzalı kitap koleksiyonum oluştu zamanla. Ama aralarından bazılarını bazılarından üstün tuttuğumu da kimseden saklamak istemem. Kitap tutkunlarına kötü bir haber vermiş gibi olmayayım ama elimde Tevfik Fikret’in Haluk’un Defteri’nin ilk baskısının imzalı bir nüshası vardır ki, gözüm gibi saklarım. Mustafa Kutlu’ya yıllar önce İstanbul’a ilk geldiğimde imzalattığım Hüzün ve Tesadüf’ün mutlu bir tesadüfü andıran imzalı nüshasını, İbrahim Tenekeci’nin artık baskısı yapılmayan bir kitabının imzalı nüshasını, Fethi Naci’ye tuhaf bir karşılaşma sonucu imzalattığım Dönüp Baktığımda’nın efkâr barındıran nüshasını… Birkaç tane daha ekleyebilirim belki. Kiminin maddi, kiminin de manevi değeri var. İlla ki bir değer de biçmek istemem, çünkü bir yazara kitap imzalatacaksam onun güzel bir tesadüfle olmasını isterim.

 

Yayıncılık dünyasında imza dedikoduları da, arkeolog okurlar için vazgeçilmez sohbet konuları arasındadır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın kitaplara mühür basarak imzalaması. Cemal Süreya’nın her kitapta değişen imzası. Benim de hiç hoşlanmadığım emekli bir savcının cam arkasından eldivenli elleriyle kitap imzaladığını gördüğümde bütün tadım kaçmıştı mesela.

 

Bazı kitapların peşine düşmüşlüğüm de var. Nedendir bilinmez, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabının Adnan Benk’in Gönülçelen adıyla Türkçeye kazandırdığı ilk baskısının peşine düşmüş, bulunca da çocuklar gibi sevinmiştim. Merhum amcamın elinde okuna okuna yaprakları dağılmaya yüz tutmuş İnkılap ve Aka Kitabevi baskısı Safahat’ın gönlümü dağlayan kapağı ve kitabı amcamın kitaplığından aşırma maceram. Moby Dick’in Türkçedeki bir basımının içine yanlışlıkla bir forma olarak karışmış Ömer Seyfettin hikâyeleri. Şimdilerde unutulsa da doksanlı yıllarda pek bir meşhur olan Marguerita Duras’nın Moderato Cantabile kitabının ilk baskısı. Ece Ayhan’ın Bütün Yort Savullar’ının küçük edisyonlu baskısı. Karamazov Kardeşler’in MEB tarafından dört cilt halinde yapılm ış baskısı.

 

AKILDAN ÇIKMAZ TESADÜFLER

 

Biraz da bu mutlu tesadüften bahsetmek isterim. Doksanlı yıllarda taşrada kitapçı bulmak çok zordu. Çocukluğumu geçirdiğim Giresun’da da yardımımıza ya Halk Kütüphanesi ya da MEB’in şirin ve küçük bir dükkâna tıkış tıkış sığdırılmış, içinde kesinlikle kitaptan anlamayan memurların çalıştığı kitapçısı yetişirdi. (Hakkaten neden MEB kitap basmayı bıraktı ki!) Şark ve Garp klasikleri diye taa Hasan Ali Yücel zamanında edisyonu yapılmış, kapakları aynı sadelikte olan kitaplar bulunurdu o kitapçıda. Kitaplar öyle kötü bir baskı ve kâğıtla yayınlanırdı ki, özellikle kalın olanları hemencecik daha ilk okumada ortalarından ayrılırlardı. O kitapçıdan –ki özellikle ucuz olurdu kitaplar- epey bir kitap aldığımı hatırlıyorum. Karamazov Kardeşler’i de ilk o kitapçıdan aldığım nüshadan okumuştum. Fakat şöyle bir tuhaflık yaşadım ki, evlere şenlik. Dört cilt olan Karamazov Kardeşler’in bir cildine yanlışlıkla Proust’un meşhur Kayıp Zamanın İzinde’sinin Yakup Kadri tarafından çevrilen Swanların Tarafı karışmıştı. Bendeniz de daha o zaman Türkçeye tam çevrilmemiş Proust’u bu karışıklık sayesinde okumuştum. Sonra tabii ki Roza Hakmen’in enfes çevirisinden Proust’u okudum ama yazarla tanışmam bu karışıklık sayesindedir.

 

Bazı tesadüfler de avutmaya yeter insanı. Yağmurlu, karanlık bir İstanbul sabahını düşünün. Müthiş bir karmaşa içinde vapura veyahut otobüse yetişmeye çalışıyorsunuz. Bir telaş bir telaş. Her yerinize çamur sıçramış. Hatta sırılsıklam kalmışsınız aniden bastıran yağmur yüzünden. Kendinizi biraz buruk hissediyorsunuz. Biraz da canınızı sıkmış ya da yakmış bazı meseleler, bazı dertler. İşte tam orada bir kitapçının vitrininde yahut bir sokak satıcısının yahut bir eskicinin arabasının üstünde bir kitap gülümsüyor size; misal o kitabın adı Milan Kundera’nın Yavaşlık’ı olsun, misal Metin Altıok’un Bir Acıya Kiracı’sı olsun, misal Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak’ı olsun… Alın onu. Çünkü bazı kitaplar sadece adlarıyla bile milyonlarca şey ifade eder. Evet, bazı kitapların da sadece adına meftun olurum, belki o kitabı hiçbir zaman doğru dürüst okumamışımdır. Belki almamışımdır bile. Ama bir şekilde düşer aklıma, belleğime. İşte böyle kitaplara öyle serüvenler eşlik eder.

 

BAZI KİTAPLAR DÖNE DÖNE OKUNUR

 

Bazı kitaplarla birlikte o kitabı okuduğunuz mekânlar da çıkmaz aklınızdan. Bir okur olarak benim de böyle garip tercihlerim vardır elbette. Mesela Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’ını okumak için yaylada geçireceğim bir hafta sonunu beklemiştim. Yine aynı yazarın Venedik’te Ölüm’ünü de Venedik’e gittiğimde yeniden orada da okumak isterim. Konya’da kaldığım kısa sürede Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sini okumaya gayret etmiştim. Eh, bazı kitaplar da üstün bir gayretle okunabilir. Fakat buraya ayrı bir bahis açmak gerekir. İslam klasikleri adı altında toplanan kitapları büyük bir merakla okuyoruz, okumaya çalışıyoruz, tamam bunda bir yanlışlık yok ama gelenekte kimi kitaplar bir “büyüğün” yardımıyla okunur. Bir ders alır gibi, o büyükle birlikte rahleye diz çökerek talim edilir o metinler.

 

Modern kitaplar için de bazı altın kurallar geçerli oldu zamanla. Söz gelimi Joyce’un Ulysses’ini okumak için bir de kılavuz metin yazıldı, yayınlandı. Zor kitapların mütercimleri, tercüme maceralarını anlattıkları metinler yayınlıyorlar. Kazı yapmayı seven okurlar için birebirdir bu metinler. Misal, Musil’in Niteliksiz Adam’ını okumak her şeyden önce bir ön hazırlık ister. Kitabın yazılış macerası, dönemi, göndermeleri…

 

Öte yandan bazı kitaplar da döne döne okunur. Mesela Dostoyevski’nin Ecinniler’ini (Kitap artık Cinler diye tercüme ediliyor ama üstüne basa basa Ecinniler demeyi seviyorum) her sene bir defa okumayı aklıma koyar, sonra sevdiğim bölümleri tekrardan okur, bir tarafa bırakırım kitabı. Bazı kitaplarla da talihsiz bir serüvenler dizisi yaşarım. Bugünlerde moda olan Erlend Loe’nin Doppler’ini üç defa (evet üç defa!) aldım ama okumaya fırsat bulamadan hep bir yerlerde unuttum. Bu zıpır karakterin kaderi de buymuş deyip geçtim kitabı. Daha da yenisini almamaya ant içtim.

 

Bazı kitaplar bazı mevsimleri bekler dedik nerelere geldik. Bundan böyle yönetimini de severek üstlendiğim Sabitfikir’de yalnızca kendi okuma deneyimlerimden oluşan böyle yazılar yazayım diyorum. “Benim Kitaplarım” diyerek aslında sizin de meftun olduğunuz kitapları merak ederek…

Kaynak : sabitfikir.com